cem akaş’ın ardından eskİ bİr söyleşİ


kargamecmua‘nın Ekim 2007 sayısında Zeynep Ererkli’nin Cem Akaş’la yaptığı söyleşiyi hatırlıyoruz.

Sarkastİk ve İğneleyİcİ ve Bİnbİr Dİllİ

Söyleşi: Zeynep Erekli

Fotoğraflar: Ahmet Özgür Özger

Bizim dergiye kesinkes uyuyordu Cem Akaş, hazır son romanı çıkalı da çok olmamıştı, kapısını çaldım. Fikir benden değil, editörüm Tayfun’dan çıkmıştı. Mayıs sayısı içerik dökümünde “bizdeki yazarlar arasında en hınzır ve anlatım canavarı olan Cem Akaş’la röportaj” satırını sırtlanmam, Cem Akaş’la samimiyetimden mi kaynaklandı, komşuluğumdan mı yoksa Karga sevgimden mi orayı kaçırdım. Ama doğruya doğru; Cem Akaş’la röportaj yapmak –metinlerini okumak kadar olmasın- gayet zevkli.

Son romanın Gitmeyecekler için Urbino ile başlayabilir miyiz? Buna roman deniyor değil mi? Bazı yazarlar röportajda, bence düpedüz roman olan eserlere yepyeni isimler getirerek daha ilk dakikadan insanı bozuma uğratabiliyorlar. “Şiirsel düzyazı” son aklımda kalan. Kim olduğunu söylemeyeceğim…

Bir defa buna roman diyen ben değilim, yayınevi. Ben “divertimento” demiştim. Hem “şiirsel düzyazı”nın nesi varmış? Ama roman denebilir mi, evet, Centre Pompidou’ya müze dendiği anlamda, denebilir.

Bildiğim kadarıyla Gitmeyecekler için Urbino senin elinden epey önce çıkmıştı. Yayınevi mi arıyordun da beğenmiyordun, resimli mi basmak istiyordun, bir meseleler vardı? Neydi onlar? Nasıl halloldular?

Kitap elimden bir türlü çıkmadı aslında; daha doğrusu ben iki defa kitap bitti sandım, meğer bitmemiş. Bitti sandığım aşamalarda “bu kitaba resim şart” mantığıyla birtakım sanatçı arkadaşlarımla iş birliği yapma girişimlerimiz de oldu, lakin beceremedik işte. İyi de oldu bir yandan, o haliyle çıksaydı görselli ama eksik bir metin olarak çıkacaktı. Bir de tabii dediğin gibi kitap “iki yayınevi arası” dönemime denk geldi. YKY’den istifa ettikten sonra kitaplarımı çektim, Alkım’a verdim, ama orada da Kant Kulübü yayımlandıktan sonra yönetim değişti, kitaplar yine ortada kaldı. O sırada Merkez Kitaplar’ın başına İlknur Özdemir geçmişti, onunla görüştüm, önce ilgilendi, sonra Merkez’in yeni çizgisine uymayacağına karar verdi. Haklı olduğunu sonradan ben de gördüm. Metis’e yanaşayım dedim, ayrı bir yeri vardır ya Metis’in kalbimizde, ama bu da karşılıksız bir sevda çıktı, benden pek hazzetmiyorlar hissettiğim kadarıyla. Fotokopiyle çoğaltıp milletin kapısının altından mı atsam diye düşünürken Sırma Köksal’ın Everest’te iyi şeyler yapmaya başladığını fark ettim, laf arasında Sırma’ya “Evsiz kalmış bir yazar arkadaş var,” dedim, “Gelsin bizde kalsın,” dedi. Öyle oldu.

Bundan bir önceki romanın Kant Kulübü için Time Out İstanbul’a verdiğin bir röportajda, şehir rehberlerini ilginç bulduğunu söylemiştin. Epeydir vardı demek ki kafanda bu tarz bir metin…

Bak ben hiç hatırlamadım o söyleşiyi şimdi… Ama fikir uzun bir süredir kafamda vardı evet. Aslında şöyle: “Olgunluk Çağı Üçlemesi” benim gözümde bir dönem değişimine işaret etti, onu yazdıktan sonra artık başka şeyler yazmalıyım diye düşündüm. “Üçleme” ve öncesindeki kitaplar birbirlerine teğellidir bir şekilde; yeni dönemde yeni bir teğel grubu kurayım dedim. Urbino bu grubun merkezinde yer alan kentti; onun etrafında üç-dört kitaplık bir proje tasarladım. “Eksiltilmiş Duygular Kütüphanesi” bunlardan biriydi, “Labirentler Kitabı” adında, birkaç yüzyıla yayılmış bir “gizem” romanı üstünde çalışıyordum falan… Başka bir açıdan bakıldığında, Suç ve Ceza da bu tarz bir metindir aslında, hatta “Olgunluk Çağı Üçlemesi” de – hepsinde temel bir anlatı ve o anlatının bağlamı ayrı ayrı verilir.

Urbino kentini ilk nerede duydun? Sana nesi çekici geldi?

Esra bahsetmişti ilk, o gitmiş; çektiği resimleri, Urbino kitaplarını göstermişti. Cadılı, simyagerli, saraylı, müzisyenli, dar sokaklarında bir dolu numaranın döndüğü Orta Çağ kenti imgesi bana çocukluğumdan beri çekici gelmiştir ayrıca.

Urbino’da, bir turistik rehberde olabilecek hemen hemen her şeyi veriyorsun, ama bunların gerçekliği şüphe götürüyor. Ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca?

%60’a %40. Ne oldu, uzadı mı boyun?

Sarkastik iğnelemelerini sevmesem, romanlarını da sevmezdim. Seyahatlerinde, oralarda geçen romanlar, hikâyeler oluşur mu kafanda?

Hayır. Gezerken gezmeyi düşünürüm genelde, yazmayı değil.

Başındaki “Gitmeyecekler için” ibaresini, romandaki Urbino kurmaca olduğu için mi koydun? Bu kadar düpedüz olmasını tabii beklemiyorum, şöyle; o ibare neden var?

Biraz o yüzden, yani kitabı okuduktan sonra gidip de “Ee Urbino’da iki değil üç lise varmış,” diyebilecek tıynetteki okuyucuları baştan saf dışı bırakmak için; ama biraz da şundan: Urbino’nun kendisini turizme satmışlığı var kitapta alttan alta, buna alet olmamak için. Gitmeyin kardeşim Urbino’ya, ben size anlatırım, aslından daha şahane olur, oturun, gitmeyin.

Kitabın birinci bölümünde, kente dehşet yağdıran ikizleri zevkle yazdığın çok belli. Cinayetlerin detaylarını nasıl yazdın?

Sorumluluklarının bilincindeki her yazar gibi, önce yakın çevrem üzerinde denedikten sonra.

Yine ilk bölümde gözü kara ikizler, son derece stilli bir şekilde sert laflar küfürler sallıyorlar etrafa. Normalde pek küfreder misin? Ben çok duymadım sert, dolu dolu küfürler senden? Romanlarındaki maço argo senin dilinde yok sanki…

“Binbir Dil” olarak tanınır ve sevilirim.

Seks ve şiddet, benim okuduğum kadarıyla senin romanlarında ve öykülerinde mutlaka var. Ne hoş, okunası oluyor onlar… Sanki mekân, zaman, karakterler değişiyor ama olay örgüsü bir şekilde şaşırtmıyor… Bir intikam, bir kıskançlık, iki cinayet, birkaç sevişme, gizli bir örgütlenme biraraya geliyor. 

Yedin bitirdin beni Zeynep.

Üçüncü bölümün sonlarındaki “Urbino’da Okunacak Kitaplar” listesindeki kitaplardan hangilerini okudun?

Okumadığım kitaplardan yalnızca birkaçı bunlar.

Ya dinlenecekler? Urbino’da katliam sonrası dev orjiye Jeff Buckley’nin “Hallelujah”sını yakıştırmışsın. Başka neler çalıyor kafanda kitap? Bölümlere göre ayırdığında mesela?

İkinci bölümde Bill Frisell, Arild Andersen, Tord Gustavson, Bobo Stenson, Tomasz Stanko gibi cazcılar; üçüncü bölümdeyse Cipriano de Rore, Gesualdo, Leopold Weiss gibi eski üstatlar.

Şimdi nelerle uğraşıyorsun? Önünde bir roman fikri uzanıyor mu? Veya yepyeni alanlar? Senaryo yazarlığı falan?

Açıkçası bir süre roman yazmayı düşünmüyorum, çocuk büyüteceğim. Bir senaryo durumu var evet, Ozan Açıktan’la bir proje üstünde çalışıyoruz, ama gizli. Sen nerden biliyorsun?

Vaktiyle, korsan yayınlarla ilgili Radikal’e bir yazı yazmıştın ve minik bir infial yaratmıştın. Hâlâ yazıdaki gibi mi düşünüyorsun korsan yayınlar ile ilgili? En son ne zaman korsan bir yayın aldın?

Aynen öyle düşünüyorum: “Hırsız var,” diye bağırınca dayak yiyen komşu durumuna düştük, kimse hırsızı umursamadı. Ben bugüne kadar bir korsan kitap aldım, pişman değilim. Ama mesela müzik konusunda durumum daha radikal: CD olarak satın aldığım kadar albümü Soulseek’ten indirdim son iki yıl içinde. Pişman mıyım? Hayır. İnternetten satılan CD’lerin fiyatı 4-5 liraya düşmedikçe de indirmeye devam etmeyi düşünüyorum. Allah Soulseek’e uzun ömür versin.

g yayın grubu ne alemde? Temellerini atarken barındırdığın emeller bir bir gerçekleşiyor mu? En son ne çıktı? Şimdiye kadar yapılan işlerden en çok hangisinden zevk aldın?

Kitap tuhaf bir şey, pek çok insanın “kitabım olsun” gibi bir hayali var, ama bu hayali gerçekleştirecek durumda değil: nasıl yapılacağını bilmiyor, yayıncılık dünyası dışarıdan kapalı kutu gibi görünüyor. Bu konuda insanlara yardımcı olmak bana zevkli geliyor, hem sonuçta metinlerle, dille uğraşıyorum, en sevdiğim şey. Daha profesyonel iş birlikleri de yapıyoruz, orada da işini iyi yaparak fark yaratmanın verdiği bir tatmin var. Pek yakında yeni bir yayıncılık modelini uygulamaya koyacağız –her okuyucumuzu tek tek tanıdığımız, yazarlarımıza %50 telif ücreti verdiğimiz bir model. Geyikligece modeli. Söylemedi deme.